Gün Doğmadan

Güneş ışıklarının daha vurmamış olduğu

Al rengi yapraklarını kokluyorum çiçeklerin.

Gece yağmuru ardından selvilerden yükselen

Toprak kokusu gibisini bulamıyorum.

Yollarda dört ayaklı makineler dolaşıyor

Bir oraya, bir buraya, hepsinde ayrı telaş.

Hepsinin buluştuğu tek ortak noktayı,

Daha güneşin uyanmamasında buluyorum.

Sabah simitiyle Haliç vapurundaki işçiler gibi

Hissediyorum. Fabrika girişi önünde her sabah

Güler yüzle çayını demleyen Musa amcanın

Huzurunu arıyorum. Ayıp mıdır söylemesi,

Bulamıyorum.

Kalbim simitimi martılara atmak isterken,

Cebim izin vermiyor. Ne yaşamış acaba

Musa amca, fabrikanın önünde her zaman

Mutlu olabilmek için? diye düşünüyorum.

Kendini mi kandırıyor yoksa?

Kimisine yetiyor gün doğarken boğazı koklamak.

Başını vapurdan sarkıttığında tuzlu suyun

Durmaksızın yüzünü serinletmesi yeterli oluyor.

Yaşadığı yer yetiyor kimine.

Ben martılara simit atmak isterim ama.

Sultanahmet’in önünden geçerken bir parça

Sinan’a bir Fatiha okuyarak atmak isterim.

Öyle bir atayım ki Süleymaniye üzerinden

Boğazın bir diğer tarafına uçsun.

Tüm martılar heyecanla aynı yere koşsun.

Sadece bir anlığına bile olsa,

Bu dünyaya işçi olarak gelmiş olmasaymışım,

Martı bilimcisi olmak istermişim,

Gibi hissetmek isterim.

Veya rüyalarda yaşamak istemişçesine gibi.

Güneş battıktan sonra, ama doğmadan önce,

Bu araya bir ömür sığdıranlar gibi.

Kimsenin ne olduğunun öneminin kalmadığı,

Sessiz, kısa, bir darbe gibi.

Herkesin gün boyunca iple çektiği,

Geçici bir son,

Bir kıyamet gibi.

Kim olursa olsun insan,

Hayatı ağır buluyor olsa gerek ki,

Her gece içtenlikle,

Bir kıyamet dilesin.

Elindekinin değerini bilememek gibi.