Ayrılık Diyarı

Devler ormanların arasında geziniyordu.

Ay ışığının altında, kayıktan izliyorduk.

Devlerin çocukları ağaç gövdeleri ile

Ağaç dalından kılıç savaştırıyorlardı.

Nehrin öbür kıyısında,

Tilkiler konuşuyordu.

Gökyüzünde yeşil ve sarı kuşlar vardı,

İleride ise iki karayı birleştiren ahşap köprü.

Tavşanlar köprünün tam ortasında,

Şapka çıkartıp selam veriyor,

Öyle diğer tarafa geçiyorlardı.

Herkes, herkesin dilinden anlıyordu.

Ona baktım. Bu büyünün ortasında,

Yan yana olmamızın mutluluğunu hissettim.

Hemen yanı başımda duruyordu.

Büyülenmişti. Hem de öyle ki, artık sanki,

Bizim dünyamızdan değildi.

Artık bu dünyaya ait gibiydi.

Giderek korkmaya başladım.

Gerçekler ayrı, burası ayrıydı.

Ve ben engel olamadan suya atladı.

Köprüye yüzüyordu. Yetişemedim.

Onu gören tavşanlar selamlarını iletti.

Konuşmamalıydı, seyirci kalmalıydı.

En küçük bir hareketinde,

Artık bu dünyanın olacaktı.

O zaman geri dönemezdi işte.

Saçlarını bir daha koklamayacaktım.

Beyaz, ceketli bir tavşana dokundu.

Masmavi gökyüzüydü karardı aniden.

Su birden dalgalandı, kayık kırıldı.

Suyun dibinde boğuldum.

Sabah uyandım, yatağımdaydım.

Masamda bir yığın mektup vardı.

Açtım, üzüntü paylaşıyordu hepsi.

Gözyaşlarım birleşti, sel oldu.

Tahmin ediyordum onun ne düşündüğünü.

Orada mutlu olacağını bildiğimi,

Onu görmeye geleceğimi,

Uzaktan bakışabileceğimizi.

Ben ona hiç söylememiştim ama.

Oraya gitmek için iki kişi gerekiyordu.

Kalbin dolu olmadan gidilmiyordu.

Ya, söylemedim hiç sana, iki kişi gerekiyordu.